Monday, January 31, 2005

3 Öneri: 1. Dar Bölgeli Çoğunluk, 2. Ülke barajının (%10) kalkması, 3. Sınırlı Sayıda (100) Türkiye Milletvekilliği

Bu üçlü öneriler paketinin faziletleri saymakla bitmez; önce dar bölgeli çoğunluk sistemiyle başlayalım: Dar Bölgeli Çoğunluk Sistemi oyların iki ana partide toplanmasını teşvik ederek demokratik istikrarı sağlar. Örneğin Türkiye 450 milletvekili seçim bölgesine ayrılır ve her bölgede en çok oyu alan parti seçimi kazanır. Bu böyle olunca, her hangi bir bölgede %10 hatta %20 oy alan partinin bile milletvekili çıkarma şansı hemen hemen hiç kalmamış oluyor. Çünkü milletvekilini garantilemenin tek yolu o bölgede çoğunluğu (%51) garantilemek. Bu da seçim öncesinde partilerin %51'i bulabilmek için koalisyona gitmesini teşvik ediyor. Bakınız, eğer siyasi partiler Türkiye'de olduğu gibi pek çok sayıda ise (yasal olarak 70, seçime girebilen ülke genelinde örgütlenmiş yaklaşık 40, ve 1 milyonun üstünde oy alabilen 8 parti var!!!) şimdi uygulanan nisbi sistemle seçim yaptığınızda partiler meclise girdikten sonra koalisyon yapıyor. Ama bir defa seçim yapıldıktan, partiler meclise girdikten sonra yapılan koalisyonlarda halkın hiç bir söz hakkı olmuyor. Örneğin 99 seçimi sonrasında DSP ve MHP'nin koalisyon yapacağı bilinseydi belki de bu partiler bu kadar oy alamazdı. Ya da DYP ve RP, yada DYP ve SHP, vs. Oysa koalisyonlar seçimden önce yapıldığı takdirde halk belli bir koalisyonu destekleyip desteklememe konusunda özgürce karar verebiliyor. Örneğin Saadet Partisi ve BBP Sivas'ın bölgelerinde çoğunluğu sağlamak için seçimden önce koalisyon yapabilir ve halk da seçim sandığına gittiğinde bu koalisyonu onaylayıp onaylamadığının sinyalini verir. Örneğin eğer DYP ve CHP böyle bir koalisyon yaparsa, belki de halk bu koalisyonu onaylamayacak ve seçim sandığında bunun belirtecek. Diğer türlü, yani partiler seçime ayrı ayrı partiler halinde girip, seçimden sonra koalisyon yaptıklarında, halkın bu süreç üzerinde hiç bir etkisi olmuyor ve halk düzeyinde hiç de onay görmeyen koalisyonlar iktidara gelebiliyor. Tabi bunlar dar bölgeli çoğunluk sisteminin kısa vadedeki etkileri. Uzun vadede ise dar bölgeli seçim çoğunluk sistemi Türkiye'de iki büyük partinin ortaya çıkmasını teşvik edecek. Türkiye'nin hemen hemen bütün milletvekili seçim bölgelerinde çoğunluğun oyunu alabilme şansı olan, yani her yerde %51'e oynayan iki büyük parti. Esasen 1950'lerde buna yakın bir tablo vardı: Demokrat Parti ve CHP arasında geçiyordu seçimler. Bugün artık Türkiye çok daha değişik bir siyasal iklimde yaşıyor. İki partili sistem mutlaka bir sağ ve bir sol partiyi büyütecek diye bir şey yok. Belki de Türkiye koşulları altında birisi İslami muhafazakar, diğeri liberal veyahut milliyetçi iki sağ partiyi de öne çıkarabilir. Sonuçta hangi iki partinin uzun vadede yarışacağını halkın oyları ve parti kadrolarının çabaları belirleyecek. Dar bölgeli çoğunluk sisteminde dahi iki ana partinin yanında ufak tefek bazı partiler de meclise girebilir. Örneğin Türkiye'nin bazı bölgelerinde bölgeselleşmiş partiler var, en bariz örneği HADEP. Türkiye genelinde oylar iki ana partide toplansa dahi Diyarbakır, Şırnak, Batman, Hakkari, ve Van illerindeki çoğu seçim bölgesinde HADEP en çok oyu alan parti olabilir ve bu sayede 10, 20 milletvekilini meclise sokabilir. Aynı şekilde BBP Sivas'ın bazı seçim bölgelerinde en çok oyu alan parti olarak 2 veya 3 milletvekilini meclise sokabilir dar bölgeli çoğunluk sisteminde. Örnekler çoğaltılabilir. Ama esas olan şu ki dar bölgeli çoğunluk sisteminde oylar seçim öncesi tartışmalar ve uzlaşma sonucu iki ana partide toplanır ve halk da hem bu sürece katılır, hem de iki ana seçenekten hangisini onayladığını sandıkta gösterir ve seçtiği parti tek başına iktidar olur. Tek parti iktidarının çok partili (koalisyon) hükümetlerine pek çok alanda üstünlüğü var. Bunlardan çok önemli bir tanesi de halkın 5 yıl sonunda bütün başarıları ve başarısızlıkları tek bir partiye yükleyerek geçen 5 yıl hakkında sağlıklı bir karar verebilmesi. Oysa çok partili hükümetlerde her parti başarısızlıkları diğer ortaklara, başarıları da kendisine mal ederek halkın hükümeti değerlendirmesini zorlaştıran bir sonuç veriyor. Dar bölgeli seçim sistemi sayesinde halk her seçimde büyük oranda oy verdiği tek bir partiyi iktidara getirip, 5 yıl sonra da iyi ve kötü yanlarıyla o iktidarı yargılayabiliyor. Demokrasi yalnızca 'temsiliyet' değil aynı zamanda tartışma (discussion), fikir yürütme (deliberation) ve tüm bunların sonucunda bir 'uzlaşma' rejimidir. Dar bölgeli çoğunluk sistemi seçim öncesindeki tartışma ve uzlaşma ortamını canlandırarak seçimlerde her bölgede bir partinin çoğunluğu kazanmasını teşvik ettiği için demokrasinin ruhuna uygundur. Özetle, dar bölgeli çoğunluk sistemi oyların iki partide toplanmasını teşvik ederek demokratik bir çoğunluğun (%51) ortaya çıkarak hükümeti kurmasına yol açar. Şimdi, bazıları diyebilir ki, 'bazı partiler ve düşünceler hiç bir zaman hiç bir bölgede %51'i bulamıyacak kadar azınlıkta olabilir ve hiç bir başka görüşle uzlaşamayacak kadar değişik olabilir.' Burada söz konusu olan görece radikal ve marjinal, veyahut en azından uzlaşmaz görüş ve partiler. Dar bölgeli çoğunluk sistemi %51'i bulacak şekilde örgütlenemeyen veyahut başka partilerle uzlaşamayan partilere mecliste temsil hakkı vermiyor. İsterse Türkiye genelinde oyların %15'ini alsın, eğer bir parti hiçbir seçim bölgesinde en çok oyu alan parti olamamışsa, dar bölgeli çoğunluk sisteminde tek bir milletvekili bile kazanamaz. Bunun sebebi de, daha önceden de belirttiğim gibi, dar bölgeli çoğunluk sisteminin ülke genelinde %51'e doğru demokratik bir mücadeleyi ve yarışı teşvik etmesi. Daha da uç örnekler var elbette. Türkiye'de %3 oy almak demek 1 milyonun üzerinde oy almak demektir. Ama dar bölgeli çoğunluk sisteminde böyle bir partinin meclise milletvekili sokması, eğer hemen hemen bütün oyları bir veya birkaç seçim bölgesinde toplanmamışsa (eğer toplanmışsa bu bölgelerde en büyük parti olmuş olabilir Türkiye genelinde çok ufak bir oy almış olsa bile, Sivas'ta BBP, Diyarbakır ve Hakkari'de HADEP, Konya'da Saadet Partisi, Edirne ve Sakarya'da Genç Parti, Osmaniye'de MHP, Muğla'da DYP, geçen seçimin önde gelen örnekleri) meclise tek bir milletvekili bile sokma imkanı olmaz. Ama 1 milyon hatta 2, 3, 4 milyon oy alan partiler hiç mi mecliste temsil edilmesin? Bence demokratik sistem, böylesi ufak partileri teşvik etmemeli ama onlara aldıkları oyun daha altında bir temsil hakkı da vermeli. Bunun yolu da sınırlı sayıda meclis kontenjanını 'Türkiye milletvekilliği' olarak ayırmaktır. Örneğin 550 milletvekilinin 450'si dar bölgeli çoğunluk sistemine göre seçilir ve dolayısıyla belli başlı iki parti arasında paylaşılır. Geri kalan 100 milletvekili ise partilerin Türkiye genelinde aldıkları oya göre barajsız nisbi sisteme göre dağıtılır: Ülke genelinde %3 oy alan parti (geçen seçimde Saadet Partisi) mecliste 3 milletvekili kazanır, %1 oy alan parti (geçen seçimde DSP) de 1 milletvekili... Siz de takdir edersiniz ki 550 üyeli bir mecliste 1, 3, ve hatta 10, 15 milletvekilinin bile fazla bir etkisi olamaz. Dahası, mecliste grup kurabilmek için bile 20 milletvekili gerekiyor. Ama bu şekilde dar bölgeli çoğunluk sistemi içerisinde 100 milletvekilini Türkiye milletvekilli olarak bir kenara ayırmak, daha önce de belirttiğim gibi, hiç bir seçim öncesi koalisyona veya uzlaşmaya dahil olamayan, olmak istemeyen, veya dışlanan, ama yine de önemli sayıda oy alan ufak tefek partilere aldıkları oyun çok altında da olsa sembolik bir temsil hakkı verilmiş olur. Böylece bir yandan dar bölgeli çoğunluk sistemi iki büyük görüşte toplanmayı teşvik ederken, sınırlı sayıda Türkiye milletvekilliğinin barajsız nisbi sistemle partilere dağıtılması, bazı ufak tefek parti ve görüşlerin büsbütün dışlanarak radikelleşmesini veya demokrasiden soğumasını engeller. Hem dar bölgeli çoğunluk sisteminde, hem de Türkiye milletvekillerinin seçiminde, ülke genelinde bir baraj uygulanmamalıdır. Hele de %10 gibi yüksek bir baraj demokratik rejimin yeni halk hareketleriyle kendi kendisini yenilemesini, siyasal iklimin sorunsuz ve buhransız bir şekilde değişebilmesini engeller. Siz de takdir edersiniz ki Türkiye'de her seçimde bir önceki seçimde baraj yüzünde meclise bile girememiş bir partinin bir anda en büyük bir iki partiden biri haline gelmesinde, bir anda iktidar veya anamuhalefet partisi olmasında, %10 barajının suçu büyüktür. Her seçim bölgesinde %51'e doğru bir yarışı ateşleyen dar bölgeli çoğunluk sistemine geçilerek istikrar %10 barajından çok daha iyi bir şekilde sağlanabilir ve aynı zamanda demokrasiye olan inanç boşa giden oylar veyahut seçim sonrasında halkın üzerinde hiç bir etkisi olmadığı koalisyonlar yoluyla zedelenmez. Özetle, 1. dar bölgeli çoğunluk sistemine geçilmeli, 2. barajsız tam nisbi sistemle seçilecek 100 Türkiye milletvekilliği kontenjanı açılmalı, ve 3. ülke genelinde seçim barajı (şu anda %10) tamamen kalkmalıdır. Seçim sistemini değiştirecek bu üç önerimin gerçekten Türkiye'de demokrasiyi ve halk egemenliği güçlendireceğine kesinlikle inanıyorum. Bu konuda kamuoyu oluşturmalı, her türlü medya ve siyaset kanalını kullanarak bir sonraki seçimlerden en az bir yıl önce seçim sisteminin bu yönde değiştirilmesine çalışılmalıdır diyorum. Her resmi bayramda 'Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir' diyorsak, ve hatta her seçimde 'Yeter, Söz Milletin' diye meydanlara çıkıyorsak, sözü ve egemenliği gerçekten millete veren bir seçim sistemine geçmeliyiz diyorum.

Saturday, January 29, 2005

Türkiye'de Seçim Sistemi Değişmeli Ama Nasıl? Demokratik İstikrar İçin Dar Bölgeli Çoğunluk Sistemine Geçilmeli.

Seçim sisteminden önce Siyasal Partiler Yasası değişmeli ve lider diktatörlüğüne izin veren düzenlemelerin önüne geçilmeli, parti üyelerinin ön seçimler yoluyla aşağıdan yukarıya parti liderliğini tayin ettiği bir sistem kurulmalı. Ama bu konuyu sonraya bırakıp şimdi seçim sistemi hakkında bir iki şey söylemek istiyorum. Aslında burada iki tartışma var: İlki, başkanlık sistemi ve parlamenter-meclis sistem arasında, ikinci tartışma meclise girecek milletvekillerinin seçiminde uygulanacak sistemin ne olacağı. Bu ikinci tartışmada da taraflar dar bölgeli- çoğunluk sistemi (single member district) ile geniş bölgeli nisbi temsil (proportional representation) arasında geçiyor. Türkiye şu anda gücün mecliste olduğu parlamenter sistemle yönetiliyor ve meclis üyeleri de (milletvekilleri) nisbi temsil sistemiyle seçiliyor. Adalet Bakanı Cemil Çiçek demiş ki, 'Parlamenter sistem istikrarsızlığa sebep oluyor, devamlı istikrarı sağlamak için başkanlık sistemine geçelim.' Türkiye'nin seçim sisteminde ve sonucunda ortaya çıkan siyasal tabloda bir istikrarsızlık ve dengesizlik olduğu şüphesiz, ve bu konuda sayın bakan Cemil Çiçek'in tespitine katılmamak mümkün değil. Fakat bu istikrarsızlığın sebebini arayan sayın bakan, bana kalırsa, yanlış bir sonuca varmış ve suçu parlamenter sisteme yüklemiş. Tam tersine, yasama yetkisinin mecliste olması Türkiye'nin görece demokratik yapısının teminatıdır. Eğer başkanlık sisteminde olsaydık, Türkiye bugünkü kadar bile demokratik olamazdı. İstikrarı sağlamanın yolu seçim anayasal düzenle oynamak değil, meclise girişi düzenleyen seçim sistemini bugünkü nisbi sistemi bırakıp İngiltere'de olduğu gibi dar bölgeli çoğunluk sistemine geçmektir. Dar bölgeli çoğunluk sistemi ne demek? Örneğin, bugünkü nisbi temsil sistemine göre Kocaeli meclise 10 milletvekili gönderiyor. Peki bu 10 milletvekili nasıl dağıtılıyor? Türkiye'de uygulanan D'Hondt sisteminin inceliklerine girmeden denilebilir ki, her partinin ülke genelinde %10'u geçtiği bir sistemde, Kocaeli'de %20 oy alan bir parti 10 milletvekilinin aşağı yukarı 2'sini kazanır. Oyların Kocaeli genelinde nasıl dağıldığı şimdiki sisteme göre önemsiz. %20 oy alan parti isterse Kocaeli'nin hiçbir ilçesinde beldesinde veya mahallesinde çoğunluğu kazanamış olsun yine de il genelindeki oyu itibariyle ortalama 2 milletvekiline hak kazanır (tabi pek çok parti ülke genelinde %10'u geçemediği için çoğunlukla %20 oy 2 yerine 3 milletvekili getiriyor ama bu ayrı bir konu). Benim teklifim özünde anti-demokratik gözüken bir teklif ve esas amacı demokratik istikrarı sağlamak. Dahası, sayın bakan Cemil Çiçek'in teklif ettiği Başkanlık sistemi Türkiye'de demokrasi için büyük tehlike oluştururken, dar bölgeli çoğunluk sistemi demokrasiyi korurken aynı zamanda istikrarı da sağlar. Dar bölgeli çoğunluk sistemini Kocaeli örneğine uygulayınca ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: 10 milletvekili kontenjanı olan Kocaeli ili nüfusu aşağı yukarı birbirine eşit olan 10 seçim bölgesine ayrılıyor ve her bölgede en yüksek oyu alan parti o bölgenin hakkı olan 1 milletvekili kazanıyor. Siyaset bilimcilerin bir kısmının (bence önemli bir kısmının) kanaatı dar bölge sisteminin 2 partili bir meclis ortaya çıkaracağı. Zaten demokratik istikrardan kasıt da iki büyük partinin hakim olduğu güçlü bir meclis. Başkanlık sistemi meclisi hiçe sayarak halk egemenliğini ortadan kaldırabilecekken, dar bölgeli çoğunluğa dayanan parlamenter sistem hem meclisi diğer devlet organlarına karşı güçlendirir hem de demokratik uzlaşmaya ve çoğunluğa teşvik eder. Bu sistemin istikrarı sağlama işlevi bana kalırsa çok açık. Fakat bazıları ilk bakışta dar bölgeli çoğunluk sisteminin anti-demokratik olduğunu öne sürebilir. Esasında değil, tam tersine, dar bölgeli çoğunluk sistemi demokratik çoğunluk ruhunu teşvik eden de bir işleve sahip ama buna daha sonraki bir yazımda değinmek istiyorum. Yine başka bir yazımda ülke genelindeki seçim barajına değin fikirlerimi de özetliyeceğim. Ama öncelikle dar bölgeli çoğunluk sistemi hakkında görüşlerinizi bekliyorum. Eğer bu konuda hem fikirseniz seçim sisteminin dar bölgeli çoğunluğa göre düzenlenerek değiştirilmesi yönünde Türkiye'de kamuoyu oluşturmalı ve sonuç almaya çalışmalıyız. Görüş ve eleştirileriniz bekliyorum.


Bu siteyi sadece Türkçe ve Türkiye'ye yönelik olarak devam ettirme kararı aldım.

Bugüne kadarki haliyle bu websitesinin ulaşmaya çalıştığı kitleyi çok geniş tuttum. İlgilendiğim her konuda yazdım: Amerika (şimdilik yaşadığım ve eğitim gördüğüm ülke) Rusya (sözde uzmanlık alanım!) ve elbette Türkiye. Ama bu yaklaşım, siteyi takip etmeye çalışanlar için zorluklar yarattığı gibi, sitenin belli bir izleyici ve yorumcu kitlesi olmasını da engellediği kanaatındayım. Bugünden itibaren öncellikle Türkiye'yi ilgilendiren konularda Türkçe olarak yazmaya karar verdim. Diğer ilgilerime dair düşüncelerimi zaten başka forumlarda (akademik yada günlük) ifade etme olanağı bulabilirim. Bir de dün (27 Ocak), Berk Kapıcıoğlu arkadaşım sağolsun, sitenin altına webcounter koyduk. Böylece siteyi kaç kişinin ziyaret ettiğini, yeterince ilgi olup olmadığı da anlaşılacak. Kendi bilgisayarımdan ve evdeki diğer bilgisayarlardan yapılan girişler counter'da sayılmıyor, böylelikle suni bir şekilde çok ziyaretçi varmış gibi gözükerek kendim de dahil kimseyi aldat(a)mayacağım! Madem ki artık sırf Türkçe bir iletişime geçtik, madem ki artık 'biz bizeyiz', artık kimse serbest bi şekilde yorum yapmaktan kaçınmasın. Madem ki İnternet böylesine büyük bir 'iletişim devrimi'ni beraberinde getirdi, umulur ki bu sözümona devrimin en azından toplumsal bilinçlenmeye böylesi bir katkısı olsun, birbirinden fiziksel olarak ayrılmış insanlar hep beraber düşünebilsin, tartışabilsin, sanal ortamda fikirler üretilebilsin, ve bütün bunlar televizyon programlarının izlenme rekoruna ve reklama endeksli yayın anlayışından görece uzak bir şekilde yapılabilsin! Yeni haliyle senerakturk.blogspot.com hepimize hayırlı olsun!

Saturday, January 15, 2005

Ah bu İttihatçılık yok mu! Ordu ve Atatürkçülük üzerine...

İlginçtir, eğer Atatürk'ün hayatına dair üç-beş kitap okuyan herkesin farkına varacağı bir gerçek bizim ordu-siyaset tartışmalarımızda benim bildiğim kadarıyla hiç yer almadı. Atatürk'ün İttihat ve Terakki'ye ve ordunun siyasete girmesine ilişkin şiddetli eleştirilerinden bahsediyorum.
Genç Mustafa Kemal'in hayatındaki belki de en büyük sıkıntı kaynağı, Enver-Talat-Cemal üçlüsünün liderliğinde, çoğunluğu genç subaylardan oluşan İttihat ve Terraki'nin Osmanlı siyasetine karışması, karışmak ne kelime bizzat el koyarak ele geçirmesi, ve bunun yarattığı rahatsızlıktır. Mustafa Kemal İttihatçıları hiç sevmezdi. Özellikle Enver Paşa'dan nefret ederdi. Bunu çevresindekilere, fırsatının bulduğunda bakanlıklara (nazırlar) varıncaya kadar yetkililere ve hatta o zamanlar veliaht sultan olan Vahdettin'e dahi söylemiştir. Atatürk'ün İttihatçılardan nefret etmesinin temelinde de onun 'Ordu siyasete karışmamalıdır' düşüncesi yatar. Dahası, askeri kariyerlerinde yaptıklarıyla terfi etmeyi hak etmeyen genç subaylar (Enver Paşa gibi) siyasete karışıp siyasi güç elde etme yoluyla kendilerinden çok daha üstün subaylara emir veren bir konuma yükseliyorlardı. Falih Rıfkı Atay'ın 'Çankaya' adlı kitabında dediği gibi (mutlaka okunması gereken bir kitaptır, özellikle kitabın cumhuriyet dönemine kadar olan bölümü çok değerli bilgiler içeriyor) 'Albaylar Teğmenlerden emir alır, selam durur hale gelinmişti.' Öncelikle şu noktada kesin olarak anlaşalım: Mustafa Kemal şüphesiz müthiş bir askeri dehaydı. Libya, Çanakkale, Doğu cephesi (Muş-Bitlis), Suriye, Kurtuluş Savaşı ve bilhassa Sakarya ve Başkomutanlık muharabeleri, her biri normal şartlar altında kuşkuşuz mağlubiyetle sonuçlanırdı. Sonuçta Mustafa Kemal, askeri dehasıyla Çanakkale'de o zamanlar İngiltere Denizcilik Bakanı olan Winston Churchill'in istifa etmesine sebep olan (2.Dünya Savaşında başbakan olan, ve Time'in Atatürk'ü ilk 100'e bile almadığı listesinde 'Yüzyılın Adamı' seçtiği Churchill!), Kurtuluş Savaşındaki beklenmedik zaferiyle bu sefer İngiltere başbakanı Lloyd George'un istifasına sebep olan, Yunanistan'da hükümetler deviren, rejim değiştiren, Hindistan'dan New York'a şaşkınlık ve heyecan yaratan bir askerdi. Elbette Enver Paşa gibi kariyeri mağlubiyet ve rezillik dolu beceriksiz bir askerin ve onun etrafında toplanan kendisi gibi beceriksiz genç subayların siyasete karışarak bi de üstüne üstlük kendilerinden daha bilgili ve başarılı ve yüksek rütbeli askerlere emir vermeleri, Mustafa Kemal'i rahatsız ediyordu. Daha fazla uzatmadan hemen Türkiye'nin siyasi tarihine geliyorum. Atatürk'ün ordunun siyasete karışmasına bu kadar karşı olduğu bu kadar açık-seçik belli olduğu halde nasıl oluyor da, 1960'ta 1971'de 1980'de üç darbe, 1997'de gayri-resmi 28 şubat darbesi hep Atatürkçülük adına yapılabiliyor? Hadi bazı subayların, aynen Enver Paşa gibi, darbelerle falan öne çıkarak kendilerini iyi yerlere getirmek gibi bir kötü niyetleri var diyelim, ama Atatürkçü aydınlar, partiler, sivil toplum (eğer öyle birşey varsa tabi) arasında neden kimse 'Yahu Atatürk ordunun siyasete karışmasından nefret ederdi, bütün gençliği İttihatçılarla mücadele ederek geçmiştir' demiyor. İşte Türkiye'deki ordu-sivil ilişkilerinde asıl şaşılacak olan, Atatürk'ün hayatı ve fikirleri konusundaki cehalet ve kötü niyetin kesişimindeki facia budur bence.

Monday, January 03, 2005

I gave up smoking: January 3, 2005, and counting...

Here is a new year resolution for you, enacted after a three day delay: Today, on Monday, January 3, 2005, I did not smoke, and I decided not to smoke again, ever, in a systematic manner, and hopefully, not even in social occasions. Good luck to myself! This blog posting will keep reminding me of my resolution and hopefully keep me away from starting again.