Tuesday, September 27, 2005

Almanya'da meclise 5 Türk temsilci girdi!

Sol Parti'nin (Die Linke) sayesinde Almanya sçimlerinde meclise 5 Türk temsilci girdi! Sayıları 600 civarında olan Türk seçmenlerin 60 milyonluk toplam seçmenler arasındaki oranının %1 olduğu göz önüne alınırsa, Alman meclisindeki toplam 612 üye arasında Türkler 5 üye ile neredeyse seçmen arasındaki orana eşit bir oranda temsil edilmiş oluyorlar. Bu da sevindirici bir gelişme. Elbette Almanya'da yaşayan 3 milyona yakın Türk vatandaş olsaydı bu oran şimdikinin 3-4 katı olabilirdi ve olmalıydı ama Almanya'nın halen ırkçı ve ayrımcı vatandaşlık yasası böyle bir gelişmeyi engelliyor. Meclise giren Türklerin siyasal eğilimine bakıldığında çok ilginç ve üzerinde durulması gereken bir tablo ortaya çıkıyor. Hürriyet'in ve diğer pek çok medya organının yaptığı araştırmalara göre Türklerin %75'i, yani ezici çoğunluğu, SPD'ye oy verdi. Oysa meclise giren 5 Türk milletvekilinden yalnızca bir tanesi SPD üyesi. Buna karşın Türklerin %10 kadarı Yeşillere oy verdi ve Yeşillerden de, SPD'ye göre hem Almanya genelinde ve hem de Türkler arasında çok daha az oy aldıkları halde 1 Türk aday meclise girdi. Ama şimdi sıkı durun: Hem Almanya genelinde hem de Türkler arasında oyların yaklaşık %8'ini aldığı tahmine edilen Sol Parti (Die Linke-PDS) bu düşük oy oranına ve ufak bir parti olmasına ve Doğu Almanya kökenli, eski Komünist partinin devamı olmasına rağmen (bildiğiniz gibi Doğu Almanya'da hiç Türk yoktu, sürgündeki otuz-kırk TKP üyesi dışında) meclise tam 3 Türk milletvekili soktu! Yani meclise giren 5 milletvekilinin 3'ü, yada bir başka deyişler %60'ı, Sol partiden! Bu arada hemen söyleyelim ki Hristiyan Demokratlar ve Hür Demokratlar Türklere karşı olan soğukluklarını yalnızca birer Türk aday göstererek (onlar da seçilemedi) kanıtladılar. Zaten Türk seçmenin de yalnızca %6 kadarı Hristiyan Demokratlara oy vermiş, Hür Demokratların desteği ise %1'i bile bulmamış. Sağ partiler ve Türk seçmen karşılıklı olarak birbirilerini sevmiyorlar!!! Aşağıda www.merhaba.info adlı Türk-Alman websitesinden ilgili iki haber:

Federal Almanya Genel Seçimi için, çeşitli partilerin listelerinde 26 Türk kökenli aday da yer aldı. 24 aday beş parti listesinden, iki aday da bağımsız aday olarak federal meclise girmek için seçmen karşısına çıktı. 26 adaydan, 5’i ise meclise girmeyi başardı. Meclise girmeyi başaran 5 Türkiyeli şu isim ve partilerden uluşuyor: Ekin Deligöz (Yeşiller), Lale Akgün (SPD), Sevim Dağdelen (Sol Parti.PDS), Hakkı Keskin (Sol Parti.PDS) ve Hüseyin Aydın (Sol Parti.PDS).
18 Eylül erken genel seçimlerinde meclise girmek için aday olan Türk politikacılar şöyle:SPD: Lale Akgün (KRV), Ahmet İyidirli (Berlin), Bülent Güven (Hamburg)CDU: Bülent Arslan (KRV)Yeşiller: Ekin Deligöz (Bavyera), Adil Oyan (Bavyera) Özcan Mutlu (Berlin), Ali Ertan Toprak (KRV), Memet Kılıç (Baden Württemberg)Sol Parti-PDS: Hakkı Keskin (Berlin), Evrim Baba (Berlin), Hüseyin Kenan Aydın (KRV), Sevim Dağdelen (KRW), Yavuz Fersoğlu (Hamburg), Ali Murat Gül (Baden Württemberg), Murat Çakır (Hessen), Yıldız Erkiner Körenezli (Hessen), Zahide Yentür (Hessen)MPLD: Ferit Eten (Baden Württemberg), Nuran Çakmaklı (Baden Württemberg), Meral Rack-Eroğlu (KRV), Murat Yılmaz (Hessen), Mehmet Ali Vuranoğlu (Bavyera)BüSO: Figen Sanlık (Berlin).Bağımsız: Naci Şahin (KRV), Mehmet Ertaş Şahin (KRV)
2005-09/02-Sayı-258

Erken genel seçimler öncesinde Hürriyet Gazetesi Almanya’da Türk kökenli seçmenler arasında telefon ile yaptığı anket sonucuna göre, Türk kökenli seçmenlerin tercihinin SPD olduğu belirlendi.
Hürriyet Gazetesi’nin düzenlediği anket sonucuna göre, Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen Schröder’in partisi SPD, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan ve Almanya’da yaşayan göçmenleri tam anlamıyla kabullenemeyen onlar adına açık tavır sergilemeyen CDU/CSU’nun oluşturduğu Hıristiyan Birlik Partileri Türklerin tepki oylarını topladı.
Almanya’da 18 Eylül’de gerçekleşen erken genel seçimler öncesinde Hürriyet Gazetesi’nin gerçekleştirdiği anket sonucuna göre Sosyal Demokrat Parti (SPD) yüzde 74.7, Yeşiller 9.8, CDU/CSU 5.9, Sol Parti 8.7, FDP ise 0.9 oranında Türk kökenli seçmenin tercihi oldu.
2005-09/02-Sayı-258

Washington Times ve ABD'nin değişen dış siyaseti.

Türkiye'nin İsrail'le ilişkilerinde eleştirel bir tutum takınması ve ABD'yle Irak konusunda bir türlü uzlaşamaması ve en önemlisi İslamcı-kökenli bir partiyi demokratik koşullar altında ve başarıyla iktidarda tutması uzun süreden beri ABD'deki yeni muhafazakarların özellikle de Musevi kanadını rahatsız ediyordu. Middle East Quarterly'de geçen yıl yayınlanan Yeşil Sermaye Türkiye'yi ihya ediyor adlı makale ve aynı haftalarda belli başlı gazetelerde çıkan Türkiye karşıtı yazılarla bu kesim Türkiye karşıtlığına yöneldiğinin mesajını vermişti. Bugün Washington Times'da çıkan Türkiye karşıtı yazı da bu tahminleri doğruluyor. Türkiye'nin ABD'yle 50 yıllık müttefik ilişkisi (Nato'ya giriş*Kore Savaşı 1953-2003 Tezkerenin reddi) sona ereli 2 yıl oldu, şimdilerde ancak uzatmalar oynanıyor. Bu demek değil ki Türkiye-ABD arasında ilişki tam bir düşmanlık şeklinde gelişecek, hayır, kesinlikle hayır. Ama eskiden Fransa, Almanya gibi Avrupa ülkelerinin sık sık tekrarlanan eleştirilerine karşı Türkiye'ye neredeyse her zaman koruyan ve arka çıkan ABD'nin yerini artık 1980'lerin Fransa'sı gibi Türkiye'yi sık sık eleştiren ama ekonomik ve siyasi ilişkilerini de büsbütün koparmayan bir yarım-müttefiklik, koşullu ortaklık alacak, hatta aldı bile. Ama ABD'ye güvenemezsek, dış politikada artık kime güveneceğiz? Daha doğrusu, ABD'nin kaybolan desteğini hangi ülke veya ülkeler grubuyla ikame edeceğiz? Yoksa artık dış politikamızda en güvenilir müttefik diyebileceğimiz bir ülke veya ülkeler grubu olmayacak mı? Asıl büyük sorular işte bunlar. Aşağıda Washington Times'daki yazının İngilizce aslını göreceksiniz.


'No' to Islamist Turkey
By Frank J. Gaffney Jr.September 27, 2005
On Oct. 3, representatives of the European Union and the Turkish government of Islamist Recep Erdogan will meet to determine if Muslim Turkey will be allowed to seek full membership in the EU. It will be best for Turkey, to say nothing of Europe and the West more generally, if the EU answer under present circumstances is: "Thanks, but no thanks." The reason Europe should politely, but firmly, reject Turkey's bid should be clear: Prime Minister Erdogan is systematically turning his country from a Muslim secular democracy into an Islamofascist state governed by an ideology anathema to European values and freedoms. Evidence of such an ominous transformation is not hard to find. • Turkey is awash with billions of dollars in what is known as "green money," apparently emanating from funds Saudi Arabia and other Persian Gulf states withdrew from the United States after September 11, 2001. U.S. policymakers are concerned this unaccountable cash is laundered in Turkey, then used to finance businesses and generate new revenue streams for Islamofascist terrorism. At the very least, everything else on Mr. Erdogan's Islamist agenda is lubricated by these resources. • Turkey's traditionally secular educational system is being steadily supplanted by madrassa-style "imam hatip" schools and other institutions where students are taught only the Koran and its interpretation according to the Islamofascists. The prime minister is himself an imam hatip school graduate and has championed lowering the age at which children can be subjected to their form of radical religious indoctrination from 12 years old to 4. And in 2005, experts expect 1,215,000 Turkish students to graduate from such schools. • Products of such an education are ill-equipped to do much besides carrying out the Islamist program of Mr. Erdogan's AKP Party. Tens of thousands are being given government jobs: Experienced, secular bureaucrats are replaced with ideologically reliable theo-apparatchiks; 4,000 others pack secular courts, transforming them into instruments of Shari'a religious law. • As elsewhere, religious intolerance is a hallmark of Mr. Erdogan's creeping Islamofascist putsch in Turkey. Roughly a third of the Turkish population is a minority known as Alevis. They observe a strain of Islam that retains some of the traditions of Turkey's ancient religions. Islamist Sunnis like Mr. Erdogan and his Saudi Wahhabi sponsors regard the Alevis as "apostates" and "hypocrites" and subject them to increasing discrimination and intimidation. Other minorities, notably Turkey's Jews, know they are likely next in line for such treatment -- a far cry from the tolerance of the Ottoman era. • In the name of internationally mandated "reform" of Turkey's banking system, the government is seizing assets and operations of banks run by businessmen associated with the political opposition. It has gone so far as to defy successive rulings by Turkey's supreme court disallowing one such expropriation. The AKP-dominated parliament has enacted legislation that allows even distant relatives of the owners to be prosecuted for alleged wrongdoing. Among the beneficiaries of such shakedowns have been so-called "Islamic banks" tied to Saudi Arabia, some of whose senior officers now hold top jobs in the Erdogan government. • Grabbing assets -- or threatening to do so -- has allowed the government effectively to take control of the Turkish media, as well. Consolidation of the industry in hands friendly to (or at least cowed by) the Islamists and self-censorship of reporters, lest they depart from the party line, have essentially denied prominent outlets to any contrary views. The risks of deviating is clear from the recently announced prosecution of Turkey's most acclaimed novelist, Orhan Parmuk, for "denigrating Turks and Turkey" by affirming in a Swiss publication allegations of past Turkish genocidal attacks on Kurds and Armenians. • Among the consequences of Mr. Erdogan's domination of the press has been an inflaming of Turkish public opinion against President Bush in particular and the United States more generally. Today, a novel describing a war between America and Turkey leading to the nuclear destruction of Washington is a runaway best-seller, even in the Turkish military. • This data point perhaps indicates the Islamists' progress toward also transforming the traditional guarantors of Mustafa Kemal Ataturk's legacy of a secular, pro-Western Muslim state: Turkey's armed forces. Matters have been worsened by Mr. Erdogan's skillful manipulation of popular interest in the European bid to keep the military from serving as a control rod in Turkish politics. At the very least, over time, the cumulative effect of having the conscript-based Turkish army obliged to fill its ranks with products of an increasingly Islamist-dominated educational system cannot be positive for either the Europeans or the Free World beyond. Especially as Mr. Erdogan seeks to put into effect what has been dubbed a "zero-problem" policy toward neighboring Iran and Syria, the military's historical check on the gravitational pull toward Islamofascism is likely to recede. Consequently, the EU's representatives should not only put on ice any invitation to Turkey to join the European Union next week. They should make it clear the reason is Mr. Erdogan's Islamist takeover: The prime minister is making Turkey ineligible for membership on the grounds that the AKP program will inevitably ruin his nation's economy, radicalize its society and eliminate Ankara's ability to play Turkey's past, constructive role in the geographic "cockpit of history." It is to be hoped this meeting will serve one other purpose, as well: It should compel the Europeans to begin to address their own burgeoning problem with Islamofascism. Both Europe, Turkey and, for that matter, the rest of the world, need to find ways to empower moderate Muslims who oppose Islamists like Turkey's Erdogan. Oct. 3 would be a good time to start. Frank J. Gaffney Jr. is president of the Center for Security Policy and a columnist for The Washington Times.

Tamamen katılmasam da, Engin Ardıç'ın yazısı İnönü dönemine ışık tutuyor.

Söylenenlerin tamamına katılmasam da Engin Ardıç'ın bugün Akşam'da yayınlanan yazısı İnönü yönetimi altındaki 1940'lar Türkiye'sine ışık tutuyor. Genel ve yanlış inanışın aksine, İnönü hükümetinin ve özellikle Recep Peker'in açıkça Nazi Almanya'sının tarafının tuttuğunu, planlarını Almanya'nın yanında savaşa girileceğini düşünerek yaptığını gösteriyor. Dahası, başka pek çok alanda olduğu gibi dış politika ve iç politika (Türk kimliği) konusunda İnönü'nün Atatürk'ten ne kadar farklı -ve yanlış- düşündüğünü bir kez daha ortaya koyuyor. İsmet İnönü dönemini eleştirmeden ve o dönemin uygulamalarına ve yönetimine karşı çıkmayan kimse kendisini demokrat ya da ilerici sayamaz, saymamalı, ister sağcı olsun ister solcu... İnönü'nün iç politikamızda (siyasi, kültürel, ekonomik, vs.) yarattığı tahribatı hala onarmak mümkün olmadı.

Engin Ardıç'ın yazısı:
Koskoca Atatürk slogan atar mıymış canım? Atar. 'Ne mutlu Türk'üm diyene' sözü, bir slogandır.Atatürk, 'ne mutlu Türk olana' dememiştir, 'ne mutlu Türk doğana' dememiştir, 'ne mutlu kafatası önden arkaya bu kadar santim, sağdan sola şu kadar santim gelene' dememiştir.Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, Türk olmak için yeterlidir. Hristiyan Türk, Yahudi Türk olabilir. Vardır.'Kendini Türk hissetmek' de Türk olmak için yeterlidir. Başka devletlerin vatandaşı olan Türkler vardır, hem de milyonlarca.Bir Japon çıkar da 'ben Türk'üm' derse, Türktür.12 Eylül öncesi Türkiye karıştığı zaman 'İsrail'e kaçmayı' düşünen bir Yahudi dostum, geri dönmüş ve kalayı basmıştı: 'Sokakta kolu açık gezene saldırıyorlar, bunlar köktendinci be! Şimdi anladım, benim vatanım Türkiye'ymiş!'Başka bir Yahudi dostum bana 'siz İstanbul'a ne zaman geldiniz' diye sormuştu... 'Vallahi, baba tarafım Üsküdarlı ama 1870'lerden öncesini bilemiyorum' dediğimde gözlerinde muzip bir pırıltı belirdi, dedi ki: 'Hah ha! Biz 1492'de geldik be!'Onları çok ittik kaktık.Çünkü, 'Türkiye'yi yabancı unsurlardan arındırmak' bir İttihat ve Terakki politikasıydı ama cumhuriyette de sürdü.Atatürk'ün reddettiği ırkçı politikayı, onun hastalığında CHP'yi ele geçirmeyi deneyen, ölümünden sonra da geçiren faşist klik yeniden ısıttı.Mübadeleyle Rum unsurundan, o çok tartışmalı kırımla da Ermeni unsurundan 'kurtulmuştuk'. Yahudi unsurunun belini de Varlık Vergisi'yle kırmayı denedik ama savaşı Almanya kazanamadı! O iş yattı.Faşist CHP yönetimi burayı Yahudi'lerden temizleyecek (Almanya'nın bizden böyle bir talebi olmadığı halde), savaş bitince de Almanya bize Kafkasya'dan pay verecekti!... Eski dostumuzla yeniden ortak olacaktık, tıpkı birinci savaşta olduğu gibi... Beklentimiz buydu.Fakat İsmet Paşa'nın tutumunu Saracoğlu ve Peker gibilerinden ayırmak gerekir. İnönü'nün temel sorunu devleti korumaktı, bunun için 'her iki tarafı da idare ediyor' ve savaşın sonunu bekliyordu. Müttefikler kazanınca çok partili döneme geçti. Almanya kazansaydı gözünü kırpmadan faşizme koşulurdu.Bazı ahmak solcuların pek övdükleri Köy Enstitüleri'nin üreteceği köy, bir 'faşist köy' modeliydi! Umulanın tam tersi çıkınca, ipleri komünistlerin eline geçmeye başlayınca boğduruldu.Önceleri hoşgördüğü Türk faşistlerinin tırnaklarını söktürmesi, Almanya'nın yenileceği iyice belli olduktan sonradır... Önceleri hoşgördüğü Türk komünistlerinin matbaalarının basılıp talan edilmesi de, Stalin'in bize karşı tavrı iyice ortaya çıkınca...Sonra, 6/7 Eylül 1955 gecesi, Lausanne Antlaşması'na göre İstanbul'da tutmak zorunda kaldığımız, başımızdan bir türlü atamadığımız Rum unsurundan bu kez korkutma ve kaçırma yöntemiyle kurtulmayı denedik. Sekiz yıl içinde bunu başardık.Bu geceyi, Rum milletvekili bile çıkarmış olan sözde demokratlar düzenlemişlerdi ha!Çünkü onların da asıl kökenleri CHP değil miydi? Bugün Ermeni, Rum, Yahudi unsurları Türkiye'de 'nesli tükenmeye yüz tutmuş kelaynak kuşları' gibi kalmışlardır.Cumhuriyette bir tek Ermeni kaymakam yoktur. Bir tek Yahudi mal müdürü yoktur. Bir tek Rum vali yoktur.Bunlara askerlik elbette yaptırılırdı ama ellerine silah verilmezdi eskiden, 'kullanmayı öğrenip de günün birinde bize doğrultmasınlar' diye! Yahudi asteğmenler de doğruca Sütlüce'ye, Levazım Okulu'na giderlerdi, 'aksatadan' iyi anlarlar ya...Bu saçmalıklar artık çok gerilerde kaldı.Bunları aştık, kuzum yeniden dönmeyelim oralara...Çünkü dönmek isteyenler var aramızda.

Grand Coalition in sight

27.09.2005 - 12:41STRASBOURG, France (Reuters) - German Chancellor Gerhard Schroeder said on Tuesday that he was sure a "grand coalition" between his Social Democrats and the conservative opposition would be formed to continue reforms his government had begun."Voters have decided for renewal of their country without giving up social cohesion," Schroeder said in a speech at a function on the future of the European Union."This requires a government that makes this its priority and I am very sure that such a government will emerge in the form of a grand coalition."Schroeder's Social Democrats and the centre-right opposition under Christian Democrat leader Angela Merkel are currently engaged in exploratory discussions aimed at setting up full coalition negotiations following the inconclusive September 18 election.A deal has been held up because both Schroeder and Merkel insist that they should be chancellor.

Sunday, September 18, 2005

İkinci Schröder Mucizesi: 1.SPD-FDP-Yeşiller ve 2.SPD-Sol-Yeşiller seçenekleri denenmeli

Gerhard Schröder geçen seçimlere de son ana kadar rakibi Hristiyan Demokrat Edmund Stoiber'in oldukça gerisinde kalarak girmişti. Buna rağmen son haftalarda yaptığı çıkışlarla Hristiyan Demokratlarla aradaki farkı kapattı ve 6 bin oy farkıyla (60 milyon seçmenin olduğu bir ülkede gerçekten 'kılpayı' bir zaferdi) Hristiyan Demokratları birkaç milletvekili farkla geçti, ve ortağı Yeşiller'in Hristiyan Demokratların gayri-resmi ortağı Hür Demokratlara fark atması sayesinde bir kez daha hükümeti kurdu. Bu seçimlerde aynı başarıyı yakalanması mümkün değildi. Çünkü partisinin sol kanadının önemli bir kesimi Sosyal Demokratlardan koparak eski Doğu Alman Komünistlerinin partisi PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi) ile birleşerek Sol Partiyi kurdu. Seçimde önce yapılan tüm araştırmalar ve Almanya içinde ve dışındaki beklentiler Angela Merkel liderliğinde Hristiyan Demokratların en az %5 (3 milyon oy) fark atarak seçimden birinci parti çıkacağını ve Hür Demokratlarla anlaşarak az bir farkla da olsa hükümeti kurabileceğini öngörüyordu. Hristiyan Demokrat-Hür Demokrat sağcı bloğun oyları %%50-%52 civarında tahmin ediliyordu. Bakın şimdi Schröder'in karizması ve kişiliğinin halk arasındaki popülerliği ve siyasetteki ustalığı onun son birkaç hafta içinde Hristiyan Demokratları yakalamasını sağladı. Bugünkü seçim sonuçlarına göre Hristiyan Demokratlar (CDU) %35.2, Sosyal Demokratlar (SPD) %34.1, Hür Demokratlar (FDP) %10, Sol Parti (Linke) %8.6, ve Yeşiller (Grüne) de %8.1 oy aldı. Merkel ve Schröder arasında en az %5 (3 milyon seçmen) olacağı tahmin edilen fark %1 (600 bin) olarak ortaya çıktı. Seçimin sürprizini ekonomideki iki uç, liberal sağcı Hür Demokratlar ve sosyalist planlamacı-eski komünist Sol Parti yaptı. Seçimin galipleri SPD, FDP, ve Linke, mağlupları da şüphesiz CDU ve Yeşillerdir. Sağcılara yardımcı olan tüm koşullara ve finansal ve uluslararası kamuoyunun ve Papa'nın ve ABD'nin desteğine rağmen CDU'yu başarısızlığa mahkum eden Angela Merkel de selefi Edmund Stoiber gibi hemen istifa ederse yerinde olur. Bütün gözlemciler CDU-SPD büyük koalisyonu bekliyor. Halbuki seçim sonuçları, SPD parti şefinin de dediği gibi halkın Şanşölyelikte Schröderi görmek isteklerini bir kez daha ortaya koydu. Dahası, CDU-FDPyi bir blok, SPD-Grüne'yi bir blok olarak görmek sol kesime haksızlıktır diye düşünüyorum çünkü seçimin dördüncü büyük partisi olan Linke de adından da anlaşılabileceği gibi bir Sol parti. Dahası Linke'nin yarısı SPD'den kopanlardan oluşuyor. Geçen seçimde %4 ile baraj altı kalan PDS'nin bugün %8 ile oylarını iki katına çıkarmış olmasında SPD'den kopanların rolü çok belirgin ve önemlidir. Seçmenin %50.2'si yani mutlak çoğunluğu (SPD-Grüne-Linke) SOL partilere oy verdi. Sağ partiler (CDU-FDP) bütün çabalara ve kötü ekonomik duruma ve yüksek işsizliğe rağmen oyların ancak %45.2'sini alabildiler. Ben şahsen büyük koalisyon fikrine karşıyım. Merkel ve partisi sırf seçmenin üçte birinin oyunu alabildiler diye böyle birşey haketmiyorlar. Dahası, CDU'nun oyu, Stoiber'in kaybetip istifa ettiği geçen seçime göre bile daha düşük! Seçmenin CDU'ya olan ilgisi artmamış tam tersine büsbütün azalmış. SPD'deki azalma zor dönemde iktidar olan her partinin uğrayacağı tarzda bir yıpranmanın sonucu. Seçmen Hür Demokratları ve (özellikle Doğu Alman seçmen) Sol Partiyi daha çok görmek istediğinin mesajını verdi. Bu şartlar altında, benim tercihim SPD-CDU arasında bir büyük koalisyon yerine SPD-Linke-Grüne arasında bir Sol Koalisyon veya en iyisi SPD-FDP-Yeşiller arasında bir Liberal Sol koalisyon kurulmasıdır. Eğer Hür Demokratlar ikna edilebilirse benim düşünceme göre en iyisi SPD-FDP-Grüne ittifakı olur, çünkü böylesi bir koalisyon hem -SPD sayesinde- Almanya içinde sosyal haklara duyarlı olmaya devam eder, hem FDP sayesinde iş çevrelerinin ve uluslararası piyasaların arzu ettiği bir takım reformları yapabilecek cesareti göserir, hem de bu reformlar uğruna kenarda köşede kalmış grupların ve doğal çevrenin büsbütün zarara uğratılmasına -Yeşiller sayesinde- karşı çıkar. Tabi ki bu amaçlar pekçok konuda birbiriyle çelişiyor ve çelişecek. Dolayısıyla SPD ve FDP sosyal güvenlik reformunda, vergiler konusunda ve ekonomiyi ilgilendiren pekçok konuda karşı karşıya gelecek ve çatışacak. Fakat en sonunda SPD -Sol Parti Linke'nin aksine- yeniden yorumlanmış, reforma uğramış liberal Sol'un temsilcisi. Sosyalizmden çok Tony Blair ve Bill Clinton soluna yakın. Bu sebepten SPD-FDP ortaklığı bir hayal olmamalı. Öte yandan Yeşiller de dünya çapındaki liberal sol hareketin bir yan kanadı ve alt öğesi sayılmalı. Siyasal haklar ve düşünce özgürlüğü gibi konularda Yeşiller ve Hür Demokratlar birbirine herkesten daha yakın ve benzer olmalı. Uzun lafın kısası, SPD-FDP-Yeşiller koalisyonu gerçekleşebilir ve gerçekleşmeli. Türkiye açısından bu koalisyon AB üyeliğinin hızla gerçekleştirilmesine ve Almanya'nın koşulsuz Türkiye'nin desteklemesine katkıda bulunur. Sonuçta Türklerin büyük çoğunluğu SPD ve Yeşillere oy veriyor. Oysa Türklerin hemen hiç oy vermedikleri CDU -ki başkanı Merkel tam bir Türk düşmanı, oy tabanı Katolik Almanlar da Türkiye karşıtı Alman Papa'nın desteğiyle Türk düşmanlığını iyice azıtabilirler- ve SPD arasındaki bir koalisyon Türkiye'ye büyük zarar verir, yarım ağızlı bir Türkiye destekçiliğini -belki de onu bile değil- sağlar. Buna karşın Türkiye açısından en Türk dostu ve destekçisi hükümet koalisyonu şüphesiz üç sol partinin koalisyonu (SPD-Linke-Grüne) olur. Sonuçte en çok Türk aday gösteren parti açık farkla Linke oldu. Linke'nin 9 Türk aday göstermesine karşı, Yeşiller 5, SPD ise 3 Türk aday gösterdi. CDU ve FDP ise birer Türk aday göstererek Türkiye'ye karşı soğuk yaklaşımlarını birkez daha kanıtlamış oldular. Partilerdeki Türk aday sayısı Türkiye'ye yaklaşımları için mantıklı bir ölçüt sayılabilir. Fakat Sol partinin -eski doğu Alman komünist partisi olması sebebiyle- aşırı sol görüşleri ve Almanya genelinde hiç de sevilmemesi SPD ve Yeşillerin onlarla koalisyon yapmasının çok zor ve neredeyse imkansız kılıyor. Oysa sol-sağ düzleminde böylesi bir Sol koalisyon pekala mümkündür ve Almanya'daki Türk azınlığa ve Türkiye'ye en çok yarar sağlayacak olan da böylesi bir koalisyondur. Fakat elbette Sol Partiyle yapılacak bir koalisyon uluslararası piyasaları, iş çevrelerini, finansal kurumları paniğe ve hatta dehşete sürükler ki bunun da Alman ekonomisine etkisi hiç de iyi olmaz kanaatimce. Bu sebeple, Türkiye'ye ve Türk azınlığa yakınlığına rağmen, Alman iç siyasetine ve iş çevrelerinin tercihlerine çok ters ve dolayısyla kurulması ve yaşatılması çok zor olduğu için SPD-Sol-Yeşiller seçeneğini bir kenara bırakıp, SPD-FDP-Yeşiller koalisyonuna yönelmek gerekir. Maalesef seçim sonrası ilk yorumlar dogmatik bi şekilde CDU-SPD arasında büyük koalisyonu kaçınılmaz bir sonuç gibi gösteriyor. İnşallah Hür Demokratlar ve SPD-Yeşiller akıllı ve duyarlı davranarak biraraya gelebilir. Böylesi bir koalisyon Türk azınlığa ve Türkiye'ye güvence sağlar ve yarar getirir, yoksul kesimi de ekonomik reformların en tehlikeli ve aşırı sonuçlarında bir nebze de olsun korumayı başarır. SPD-CDU arasındaki bir büyük koalisyon bunlardan hiçbirini yapmayacağı gibi Türkiye için, Müslüman ve diğer azınlıklar için, yoksul ve işçi kesimi için tam bir felaket olur.